Ataol Behramoğlu

Ataol Behramoğlu (d. 13 Nisan 1942, Çatalca), Türk şair, yazar, çevirmen, edebiyatçı.

Hayatı
1942’de babasının askerlik görevini yaptığı Çatalca’da dünyaya geldi. Azerbaycan kökenli olan ailesinin soyadı “Gürus” idi. İlk şiirlerinde de takma adı olan “Ataol Gürus’u ” kullanmıştır. Aile,soyadını daha sonra Behramoğlu olarak değiştirmiştir. Babası yüksek ziraat mühendisi Haydar Behramoğlu, annesi İsmet Hanım’dır. “Nihat Behram” olarak tanınan gazeteci ve şair Mustafa Nihat Behramoğlu’nun ve avukat Namık Kemal Behramoğlu’nun ağabeyidir.

İlkokul üçüncü sınıfa kadar Kars’ta öğrenim gördükten sonra; ilk, orta ve lise öğrenimini babasının Ziraat Müdürü olarak görev yaptığı Çankırı’da tamamladı. İlk şiirleri “Ataol Gürus” adıyla Yeni Çankırı, Yeşil Ilgaz, Çağrı gibi yerel gazete ve dergilerde yayınlandı.

1960 yılında lise öğrenimini tamamlayan Ataol Behramoğlu, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1966 yılında mezun oldu. 1962’de üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi’nin (TiP) örgütlenme çalışmalarına katıldı. Yükseköğrenimi sırasında Yapraklar, Dost, Evrim, Ataç gibi dergilerde çıkan şiirleriyle dikkat çekti. Bu dönemin şiirlerini bir araya getiren ilk şiir kitabı Bir Ermeni General, 1965’te Ankara’da Toplum Yayınevi’nce basıldı. Gençlik dönemi şiirlerinde Orhan Veli, Attilâ İlhan ve İkinci Yeni şiirinin ortak özellikleri etkindir.

Gerçek şiir kimliği 1965-1971 arasında Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, Yeni Dergi ve Halkın Dostları’nda çıkan şiirleriyle oluştu. Halkın Dostları’nı İsmet Özel’le birlikte çıkarmaya başlamışlardır. Fakat dergi 12 Mart askeri muhtırasının ardından kapatılmıştır. Behramoğlu’nun 1960’lar ve 1970’lerin ilk yılları boyunca Özel’le yakın bir dostluğu olmuştur. Behramoğlu’nun bu dönemde yazdığı şiirlerinde toplumcu, etkin bir edebiyat anlayışının örnekleri yer aldı. 1965’te yayımlanan “Bir Gün Mutlaka” adlı kitabı 60’lı yıllar toplumcu kuşağının manifestosu niteliğindeki şiirlerden oluşmaktaydı. Kitaplaşan ilk çevirisi “İvanov” (Anton Çehov) 1967’de basıldı. Mihail Yuryeviç Lermontov’dan ilk şiir çevirilerini de bu dönemde yaptı. Gerçekçi ve toplumcu şiir ilkelerine yönelerek şiielerini yeni tema ve biçim arayışlarıyla beslemiştir.

1970 yılında siyasi nedenlerle yurtdışında çıkan Behramoğlu, 1972’ye kadar Londra ve Paris’te yaşadı. Paris’te Louis Aragon ve Pablo Neruda ile tanıştı. Aragon’un yönetimindeki “Les Lettres Françaises”de, Abidin Dino çevirisiyle, “Bir Gün Mutlaka” dan bir bölüm yayımlandı. 1971’de Paris’te Théatre de Liberté’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. İlk oyun “Légendes à Avénir / Geleceğe Masallar” için bölümler yazdı. 1972 yılında kurulan Barış Derneği’nin kuruluşunda yer aldı.

Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak 1972’de gittiği Moskova’da yaklaşık iki yıl kaldı. Bu dönemde Moskova Devlet Üniversitesi’nde stajyer olarak Rus Edebiyatı üzerine çalıştı. Daha önceki dönemin ürünü çevirileri (Puşkin, Bütün Hikâye ve Romanları, 1972) ve yurtdışı dönemin ürünü şiirlerden oluşan üçüncü şiir kitabı “Yolculuk, Özlem, Cesaret ve Kavga Şiirleri” 1974’te Türkiye’de yayımlandı.

1974’te af yasasından yararlanarak ülkeye dönen Behramoğlu, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda dramaturg olarak çalışmaya başladı. 1975’te kardeşi Nihat Behram ile çıkardıkları edebiyat-kültür dergisi “Militan” büyük ilgi gördü. Bu dönemde Ataol Behramoğlu’nun “Ne Yağmur…Ne Şiirler…(1976)”, “Kuşatmada (1978)”, “Mustafa Suphi Destanı” (1979), “Dörtlükler” (1980) adlı kitapları yayımlandı.

1979’da Türkiye Yazarlar Sendikası genel sekreteri oldu. Rus aslıllı Ludmila Denisenko ile evliliğinden kızı Barış o yıl dünyaya geldi.

1980 darbesi sonrasında dramaturgluk görevinden ayrılmak zorunda kaldı. “Ne Yağmur…Ne Şiirler…”‘in yeni basımının mahkemece “toplatılması ve imhası”na karar verilen Ataol Behramoğlu bir hafta göz hapsinde tutuldu; kitap daha sonra beraat etti.1981’de “İyi Bir Yurttaş Aranıyor” başlığı altında topladığı şiirler Türkiye’de “siyasal kabare” türünün ilk örneklerinden biri olarak birçok kez izleyiciye sunuldu. Aynı yıl Yunanistan’da şiirlerinden seçmeler “Türkiye, Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum” adıyla yayımlandı. Dünya şairlerinden Rusça, İngilizce, Fransızcadan yaptığı çevirileri “Kardeş Türküler” adlı bir kitapta topladı (1981). “Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi”‘nin ilk çalışmalarına başladı.

1982’de Barış Derneği kurucu ve yöneticisi olarak tutuklandı, on ay tutuklu kaldı. Cezaevinde bulunduğu sırada, Asya-Afrika Yazarlar Birliği 1981 Lotus Ödülü’nü kazandı. 1983’te 8 yıl hapse mahkum edildi. 1984’te ülkeden gizlice ayrılarak Fransa’ya gitti. Bir süre sonra pasaport verilmeyen ailesini de gizlice yurt dışına çıkardı.

Hayatının 1989 yılında kadar süren bu döneminde Paris Sorbonne Üniversitesi’nde Rus edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat konularında lisans üstü bir çalışma yaptı. 1986’da Paris’te ressam Yüksel Aslan ile birlikte Fransızca Türk edebiyatı dergisi “Anka”yı kurdu ve yönetti. Birçok ülkede katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptı, şiirlerini okudu.

Almanya’da “Kızıma Mektuplar (1985)”, “Türkiye, Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum” (1985) adlı şiir kitapları ve “Mustafa Suphi Destanı”nın yeni bir basımı yayımlandı. Şiirlerinden Macarcaya yapılan bir seçmeler 1988’de Budapeşte’de “Europa” yayınevince yayımlandı Antoloji çalışmalarına da devam eden Behramoğlu bu dönemde “Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi”; “Dünya Şiiri Antolojisi” (Özdemir İnce ile birlikte); “Çağdaş Rus Şiiri Antolojisi”‘ni yayımladı. Ayrıca “Çehov-Bütün Oyunları (1. Cilt)”, şiir üstüne yazılarını bir araya getiren “Yaşayan Bir Şiir” (1986) ile “Eski Nisan”, “Bebeklerin Ulusu Yok” adlı şiir kitapları yayımlandı. Hakkındaki davaların beraatla sonuçlanması üzerine Haziran 1989’da Türkiye’ye döndü.

Türkiye’ye dönüşünden sonra Pendik Belediyesi’nde kültür danışmanlığı, ardından Simavi Yayınları’nda editörlük yaptı. 90’lı yıllarda “Sevgilimsin” (1993) adlı şiir kitabını ve çeşitli yazılarını biraraya getiren, “İki Ateş Arasında” (1989), “Nâzım’a Bir Güz Çelengi” (1989), “Mekanik Gözyaşları” (1990), “Şiirin Dili-Ana Dil” (1997) yayımlandı. Aziz Nesin ile ilgili anılarını “Aziz Nesin’li Fotoğraflar” (1995); yurt dışı gezi yazılarını “Başka Gökler Altında” (1996) adlı kitaplarda topladı. Vera Tulyakova’nın anılarından ve Nâzım Hikmet’in şiirlerinden oluşturduğu “Mutlu ol Nâzım” adlı bir oyunu; belgesel bir oyun çalışması olan “Lozan” adlı eseri vardır.

1995’te Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı seçilen şair; bu görevi 1999’a kadar iki dönem sürdürdü. 2002’de Türkiye P.E.N. Yazarlar Derneği “Dünya Şiir Günü Büyük Ödülü”‘nü aldı. 2008 yılında şiirlerinden geniş bir seçmeler Amerika Birleşik Devletlerinde yayınlandı. Aynı yıl kendisine Rusya Federasyonunca uluslararası Puşkin Nişanı verildi.

1992’de İstanbul Üniversitesi’nde başladığı Rus Dili ve Edebiyatı öğretim üyeliğini 2003’te aynı üniversitede doçent, 2009’da Beykent Üniversitesi’nde profesör olarak sürdürdü. Şimdi İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim kadrosundadır. Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.

2015 yılının Nisan ayında Behramoğlu’nun 50. sanat yılı sebebiyle İzmir Büyükşehir Belediyesi iki konser düzenlemiştir.

2016 yılında Beşiktaş Belediyesi, Ataol Behramoğlu’nun heykelini Beşiktaş Şairler Sofası Parkı’na dikti.

Eserleri
Şiir

Her Şey Şiirdir (1955)
Bir Ermeni General (1965)
Bir Gün Mutlaka (1970)
Yolculuk Özlem Cesaret ve Kavga Şiirleri (1974)
Ne Yağmur… Ne Şiirler… (1976)
Kuşatmada (1978)
Mustafa Suphi Destanı (1979)
Dörtlükler (1983)
İyi Bir Yurttaş Aranıyor (1983, Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından oyunlaştırılmıştır.)
Türkiye Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum (1985)
Kızıma Mektuplar (1985)
Şiirler 1959-1982 (1983)
Eski Nisan (1987)
Bebeklerin Ulusu Yok (1988)
Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var-Toplu Şiirler II (1991)
Kızıma Mektuplar- Toplu Şiirler III (1992)
Sevgilimsin (1993)
Yeni Aşka Gazel (2002)
İki Ağıt (2007)* Beyaz İpek Gibi Yağdı Kar (2008)
Okyanusla İlk Karşılaşma (2008)
Hayata Uzun Veda (2008)

Özdemir Asaf

Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle 1922’de Ankara’ya taşınan şairin babası Mehmet Asaf’ın, 1930’da geçirdiği bir hastalık sonucunda hayatını kaybetmesi üzerine aile, 1930’da yeniden İstanbul’a taşındı.

Atatürk’ün, İsmet İnönü’ye verdiği “Asaf’ın çocuklarını bir okula yerleştirin” emriyle eğitim hayatına başlayan Asaf, Galatasaray Lisesi’nden sonra 1941’te sınavı kazanarak Kabataş Erkek Lisesi’ne geçti.

Buradan mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okumaya başlayan şair, 2 yıl sürdürebildiği hukuk eğitiminde ilk eşi Sabahat Selma Tezakın’a aşık oldu.

OKUDUĞU 3 FAKÜLTEDEN DE MEZUN OLAMADI

Asaf, daha sonra 3 yıl iktisat bölümüne ve bir yıl gazetecilik bölümüne devam etse de hiçbirinden mezun olamadı.

Bir süre sigorta prodüktörlüğü yapan ve 1948’de askere gidinceye kadar görevli olarak, Afyon, Çankırı, Burdur, Kastamonu, Ankara gibi birçok şehri dolaşan şair, 1961’de ise eşinden ayrıldı.

Zaman ve Tanin gazetelerinde çevirmen olarak çalışan Asaf, 1962’de Türkiye’nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçısı Yıldız Moran’la ikinci evliliğini yaptı ve bu evlilikten Gün, Olgun ve Etkin isimlerinde 3 oğlu dünyaya geldi.

Asaf, ilk yazısı “Servet-i Fünun” dergisinde çıktıktan sonra şiir, yazı ve çevirilerini “Amaç”, “Büyük Doğu”, “Dost”, “Edebiyat Dünyası”, “Kaynak”, “Küçük Dergi”, “Seçilmiş Hikayeler”, “Uyanış”, “Şadırvan”, “Türkçe”, “Türk Dili”, “Varlık”, “Yeditepe”, “Yenilik”, “Yirminci Asır” gibi dergilerde ve “Vatan” gazetesinin sanat sayfalarında yayımladı.

58 YAŞINDA VEFAT ETTİ

Sanat Basımevi’ni 1951’de kurarak matbaacılığa başlayan Asaf, 1955’te Yuvarlak Masa Yayınları’nı kurdu ve şiir kitaplarını art arda yayımlamaya başladı.

İkilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyleyiş özelliği göze çarpan Özdemi Asaf, eserlerinde insan-toplum ilişkilerine yönelik temaları konu edindi

Çevresi tarafından hayatı boyunca nazik, hayata her zaman duygu dolu gözlerle bakan birisi olarak nitelendirilen Özdemir Asaf, Türk Edebiyatçılar Birliği temsilcisi olarak 1959’da Belçika Milletlerarası Şiir Bienali’ne, 1966’da Makedonya Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak Yugoslavya’da Şiir Kongresi’ne katıldı.

Çevirileri ve şiir kitapları yayımlanmaya devam eden şair, matbaasını ve Yuvarlak Masa Yayınları’nı 1970’de kapattı.

Şairin çok kullandığı sevgi, ayrılık, ölüm temaları, son dönem şiirlerinde giderek yerini kaçış ve umutsuzluğun tedirginliğine bıraktı.

Çocukken geçirdiği akciğer rahatsızlığı 1979’da tekrarlayan Özdemir Asaf, 1980 aralık ayı başında, Vakıf Gureba Hastanesi’nde tedavi görmeye başladı.

Beyninde tümör tespit edilen ve 28 Ocak 1981’de, 58 yaşındayken Bebek’teki evinde hayata veda eden Özdemir Asaf’ın cenazesi, isteği üzerine Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi

ESERLERİ

Asaf, “Dünya Kaçtı Gözüme”, “Sen Sen Sen”, “Bir Kapı Önünde”, “Yumuşaklıklar Değil”, “Nasılsın”, “Çiçekleri Yemeyin”, “Ben Değildim”, “Bugün ve Bugün”, “Benden Sonra Mutluluk”, “Çiçek Senfonisi” şiir kitaplarıyla, “Dün Yağmur Yağacak” ve “‘ça” isimli hikayelerini okuyucuyla buluşturdu.

ÖZDEMİR ASAF ŞİİRLERİ

LAVİNYA

Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.

SENİ SAKLAYACAĞIM

Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde.

Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmeyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde.

Sen göreceksin, duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.

Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın.

Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.

Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.

Bir gün, tam anlatmaya..
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım..
Anlayacaksın.

BEKLE DEDİ

Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi…
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi…

Can Yücel

Can Yücel, 21 Ağustos 1926’da İstanbul’da doğdu. Eski Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris’te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü.

Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında “Yenilikler”, “Beraber”, “Seçilmiş Hikayeler”, “Dost”, “Sosyal Adalet”, “Şiir Sanatı”, “Dönem”, “Yöne”, “Ant”, “İmece”, “Papirus” adlı dergilerde yazdı. “Yeni Dergi”, “Birikim”, “Sanat Emeği”, “Yazko Edebiyat” ve “Yeni Düşün” dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi.

1956 yılında İstanbul yaşamı sırasında Güler Yüce ile evlenen Can Yücel, bu yıllarda Che Guevera tarafından kaleme alınan ? Gerilla Savaşı? ve ? İnsan ve Sosyalizm? adlı yapıtları dilimize aktarmıştır. Söz konusu kitaplar, sıkıyönetim tarafından yargılanmış ve Can Yücel?e 15 sene mahkumiyet cezası verilmiştir. Bir süre mahkum olan usta şair 1974 senesinde ilan edilen af neticesinde salıverilmiştir.

Ünlü dünya şairlerinden çevirdiği şiirleri biraraya getirdiği “Her Boydan” adlı kitabı 1959 yılında yayımlanan Yücel, yapıtlarını “Yazma” (1950), “Sevgi Duvarı” (1973), “Bir Siyasinin Şiirleri” (1974), “Ölüm ve Oğlum” (1976), “Şiir Alayı” (1981), Rengarenk (1982), “Gökyokuş” (1984), “Canfeda” (1987), “Çok bi Çocuk” (1988), “Kısadevre” (1990) ve “Kuzgunun Yavrusu” (1990) adlı kitaplarda topladı.

1962’de İngiltere’deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.

Eserleri

Yazma (1950)
Her Boydan (1959, Çeviri Şiirler)
Sevgi Duvarı (1973)
Bir Siyasinin Şiirleri (1974)
Ölüm ve Oğlum (1975)
Şiir Alayı (1981, ilk dört şiir kitabı)
Rengâhenk (1982)
Gökyokuş (1984)
Beşibiyerde (1985, ilk beş şiir kitabı)
Canfeda (1985)
Çok Bi Çocuk (1988)
Kısa Devre (1990)
Kuzgunun Yavrusu (1990)
Gece Vardiyası Albümü (1991)
Güle Güle-Seslerin Sessizliği (1993)
Gezintiler (1994)
Maaile (1995)
Seke Seke (1997)
Alavara (1999)
Mekânım Datça Olsun (1999)
En Uzak Mesafe
Benim Adım Firuzansa Ne Olayım.
Cazcı firuzan (1997)
Hotuhların dramı
Biraz alıştım
Bördübet’ten Sedir Adası’na
Yüz Kitabı Şiirlerimden Seçmeler (2010)
Yaprak Dökümü

Çevirileri

Hamlet (Shakespeare)1992.
Bahar Noktası (Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın çevirisi) (Shakespeare) 1981.
Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby, F. Scott Fitzgerald)1964.
Yeni Başlayanlar İçin Marx (Marx Para Principantes) 1977.
Salozun Mavalı (Peter Weiss)

Tesadüfler..

Hayatta bazen önümüze çıkan şeylere şaşırır kalırız. Hatta çoğu zaman bunun bir işaret mi olduğunu düşünürüz. Fakat önümüze çıkan her neyse, onun bize getireceği iyi mi yoksa kötü mü sonuçları olacağını kestiremeyiz.

Burada devreye inancımız girer. Önce biraz düşünürüz, neden şimdi çıktı, acaba bunu seçmeli miyim ? Bence; hayatta önümüze çıkan hiçbir şey tesadüfi değildir. Çünkü yaşamamız gereken şeyler vardır, insan doğası gereği..

Tesadüfler bize beraberinde seçimler sunar. Biz bunlar içinden birini seçerek, hayatımıza yön vermeye çalışırız. Bazen seçtiğimiz yolun doğru veya yanlış olduğunu, seçtiğimiz şeyin neticesinde anlarız. İş işten geçti diye düşünürüz hatta..

Ama aslında her seçtiğimiz şeyin sonucu kötü de olsa en azından ben bunu denedim demeliyiz, ders çıkartmalıyız. Unutmayın ki, her tesadüf bir tecrübeye eşittir.

Yani demem odur ki seçim yapmaktan korkmayın, hayatı görün, anlamaya çalışın, tecrübeler edinin, kendinizi kapatmayın, dünyaya tek bir pencereden bakmayın, hata yapmaktan korkmayın, kendinizi sevin…

Derya Gündoğdu

Yeni Medya Gazeteciliğinde Etik Bir Paradigma Belirlemenin Kapsamı ve Sınırları

Günümüzde geleneksel medyadan ayrı olarak ele aldığımız ikinci bir jargon
olarak yeni medya kavramını görmekteyiz. Farklı olguları da beraberinde getiren
bu akım, özellikle de gazetecilik mesleğini icra eden kişileri önemli ölçüde
etkilemiştir. Dijital ya da çevrimiçi (online) gazetecilik diye adlandırılan bu
mecra, gazetecilere çok sayıda kaynak sunmakta olup, çeşitli teknolojik
olanaklar sağlamaktadır. Yeni medya sayesinde gazeteciliğin en önemli unsuru
olan (hız) kavramı, internet gazeteciliğinde kendini çok iyi şekilde
göstermektedir. Çünkü dördüncü kuvvet, ulaşmaya çalıştığı ya da ulaştığı
bilgileri hızlı bir şekilde izleyiciye ya da okura kavuşturabilme fırsatına sahip
olarak etkili bir şekilde
iletişim ağını devam ettirir. Tabi bunun yanı sıra da sadece gazetecilik mesleğini
icra eden kişiler değil, yurttaş gazeteci diye tabir ettiğimiz kişiler de bu işi yapar
hale gelmiş durumda. İşte etik sorunlar da bu kısımda ortaya çıkmaktadır.
Gerçek bir haber ajansının yapacağı haberde, yurttaş gazeteciler internet
(Whatsapp) ortamından haber ajansına haber akışı sağlayarak, haberin
yayınlanmasına yardımcı oluyorlar. Fakat bu haberler yayınlandıktan sonra
başka bir haber ajansı ya da halk görüntülerin o zamana ait değil tarzındaki
beyanları, yurttaş gazetecinin attığı yalan yanlış görüntüden dolayı haber
ajansının güvenilirliğini sarsıyor. Anlatmaya çalıştığım etik sorunlar sadece
yurttaş gazetecide sınırlı değil tabi. Gerçekten internet gazeteciliği yapan ya da
geleneksel medyanın da etik ihlalleri söz konusudur. İnternet haberciliği yapan
kişiler “sınırsız bir özgürlük” alanına sahiplermiş düşüncesiyle sadece kulaktan
dolma bilgileri, haberle uyuşmayan görüntüleri, alıntı yaptıkları ajans
haberlerinin kaynağını belirtmeden, fotoğrafları izinsiz kullanarak, kendi siyasi
görüşünü sürekli halka empoze etmeye çalışarak yayınlamaktadırlar. Keza web
sayfalarındaki tıklanma oranlarını yüksek göstermek için sahte programlarla
sayaçlar üzerinde oynama yaparak hem gazetecilik hem de internet mecrasının
etik kurallarına aykırı hareket etmektedirler. Etik sorunlar dışında haberi en hızlı
şekilde internet ortamında yayınlarken birtakım yazım hatalarına da dikkat
edilmemektedir. Haber sitelerinde ticari bir kazanç sağlamak için reklamlarla
haberler ortak olarak verilmektedir. Okur haberi okurken haberin altında,
üstünde veya haber ara yazılarında yer alan linkleri haberle ilgili zannedip,
bunlara tıklayarak ticari amaç güden bazı firmalara da bir bakıma kazanç
sağlamakta olup ticari enformasyon akışının içinde istemeseler bile
bulunmaktadırlar. İnternet ortamının getirdiği yeni olanaklar ticari baskıya da
yön vermeye başlamış durumda. Çünkü girdiğimiz bir çok haber sitesinde eticaret
ortamları gibi kuruluşlar reklam verenlerin adeta ilgi odağı haline gelmiş
durumda. Tüketici üreticiden alacağı bir reklam afişi için sitelere girerek çeşitli
baskılara ulaşıp kendi bütçesine en uygun olanı seçebilme olanağına sahip
oluyor. Tabi bu da reklam verenlere kolaylık sağlamaktadır. Yeni medya
gazeteciliğinde bir diğer etik sorun ise “mahremiyet ihlali”. Kamu yararı
gözetilmeksizin yapılan, özgürce, taraflı bir şekilde sırf kişisel çıkarlar
doğrultusunda yayınlanan haberler kişi mahremiyetine gereken önemi vermeden
yayınlama yoluna gidilmektedir. İnternet haberciliğinde bunun gibi
verebileceğim birçok etik ihlaller söz konusu. Umuyorum ki bununla ilgili sert
ve kesin kanunlar yayınlanarak bunun önüne geçilerek, en iyi şekilde doğru,
tarafsız ve net bir haber akışı sağlanır.

Derya GÜNDOĞDU

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Çocukluğu ve eğitimi

Aleksandr, 1799’da Moskova’da soylu bir ailenin üyesi olarak dünyaya geldi. Babası Sergev Lvoviç soylu bir ailenin ilk çocuğuydu ve annesi Nadejda Osipovna Hannibal’ın dedesi, Etiyopyalı Hannibal’ın Rus Çarı I. Petro’nun vaftiz oğluydu.

Annesi ve babası eğitimli insanlardı ve Aleksandr’ın eğitimi konusunda da özenli davrandılar. Öyle ki, Aleksandr henüz 8 yaşındayken Fransızcası en az Rusçası kadar iyiydi.

11 yaşına geldiğinde edebiyata merak sarmıştı. Özellikle özgür ruhlu yazarlarını beğendiği Fransız Edebiyatı’ndan etkilenmiş ve Fransızca şiirler, komediler yazıyordu.

Aleksandr’ın çocuk yaşta şiire adımı

Saygın ve soylu bir ailede büyümenin avantajı olarak Aleksandr sürekli eve gelip giden şair ve yazarlar görüyordu. Üstelik bu sanatçılar döneminin ünlü kişileriydi. Bir çocuk için artık sıradanlaşan bu olay, Aleksandr’ın erken yaşta mesleğini seçmesini sağladı.

Aleksandr sürekli şairlerin, yazarların gelip gittiği bu evde yaşamaktan çok mutluydu. Ancak yine de hiçbirinden ona Rus masalları anlatan, eski türküler söyleyen dadısından etkilendiği kadar etkilenmemişti. Adı Arina olan bu yaşlı kadın, Aleksandr’ın edebiyata yönelirken vücuduna batmış iğnelerin ve bıraktığı izlerin tek sahibiydi.

Aleksandr 12 yaşına geldiğinde Rus Çarı I. Aleksandr’ın, Tsarskoye Selo’da açtığı okula yazıldı. Bu okulun eğitim şekli öğrencileri dış dünyadan 6 yıl boyunca koparmaya yönelikti. Çünkü bu okulun eğitim sistemine göre öğrencilerin, Petersburg’a gitme izni verilmeden dış dünyayla bağlantılarının olması yasaktı.

İşte böyle bir sistemin içinde Aleksandr sürekli şiir yazdı. Lise yıllarında yazdığı bu şiirler gerçekçilik üzerine fazlaca düşündüğünü açıkça gösteriyordu. O dönem şiirlerinde kullanılmayan gündelik sözcükleri öylesine ustalıkla kullanmıştı ki, şiirleriyle Derjavin’in ilgisini çekti.

Aleksandr artık ünlü bir şair olma yolundaydı.

Aleksandr ve özgür ruhlu şiirleri

Aleksandr 6 yıllık eğitim süresini doldurduğunda Petersburg’a gitti. Tek bildiği özgürlükçü bir akıma kapılıp şiirlerinde bu düşünceyi insanlara bir dilim pasta şeklinde sunmaktı. Ancak bir yandan da birçoğu yasaklanıyordu.

Rus Edebiyatı’nda şiir vazgeçilemez bir tutku gibi adeta insanın içinde büyüdüğü, bedenleri yakıp geçtiği zamanları yaşıyordu. Herkes, şiirin varlığına karşı konulmaz bir hayranlık besliyordu. Kuşkusuz Aleksandr’ın bu konuya katkısı büyüktü.

Aleksandr’ın edebiyat anlayışına göre şiirde bir kurala kesinlikle ihtiyaç yoktu ve Romantizm’in etkileri onun şiirlerinde iz bırakamazdı. Ona göre her şey olduğu gibi, tüm doğrularıyla anlatılmalıydı.

Aleksandr’ın 4 yıl süre ile başkente girmesi yasaklandı

Alkesandr, Rus Çarı I. Aleksandr tarafından Kafkasya’ya atandı. Burada keskin kalemiyle “Kafka Esiri” ve “Bahçesaray” adını verdiği eserlerini yazdı.

Ancak Kafkasya’dan döndüğünde Rusya’nın askeri sistemine karşı tepkisinden dolayı 4 yıl başkente girmesi yasaklandı. Aleksandr bu süre içinde ailesinin sahibi olduğu Mihaylovskoye köyünde yaşamalıydı. Üstelik hükümet tarafından gözetimini yapmakla görevlendirilmiş kişi de, Aleksanr’ın babasıydı. Babası görevini layıkıyla yerine getirmişti.

Bu sürgüne pek de aldırmıyordu aslında Aleksandr. Çünkü onun için yazmak için özel bir yere ihtiyaç yoktu. Eğer olsaydı da muhtemelen tutsak bırakıldığı yerler listenin başını çekerdi. Sonuçta ona şöhreti getiren şiirlerini de tutsaklığı esas alan lise yıllarında yazmıştı.

İşte bu sürgün zamanını da iyi değerlendirdi Aleksandr. “Yevgeniy Onegin” romanına ilk mürekkep lekelerini dokundurmaya başladığında burada sürgündeydi ve 24 yaşındaydı. Bu romanı 7 yıl sonra tamamlayacaktı. Sadece tek bir romana 7 yılını ayırmakla yetinmedi. Bu süreçte “Çingeneler” ve ‘’Peygamber ve Boris Godunov” adını verdiği iki romanını daha bu sürgün sırasında yazdı.

Aleksandr Puşkin’e sansürlü koşul

4 yıl bir sanatçı için uzun bir süreydi. Bu sürgün dönemini Rus Çarı I. Nikolay’ın, Aleksandr’ı Moskova’ya çağrısı bitirdi.

Evet, yeniden özgür olabilecekti ama bu sefer de kalemi denetlenecekti. Bundan sonra Aleksandr’ın kaleminden çıkan her sözcük Çar’ın sansüründen geçecekti.

Bu durum giderek Aleksandr’ın yaşam koşullarını oluşturuyordu.Özellikle aşk maceraları ve polis baskınları hayatının vazgeçilmez parçaları haline gelmişti.

Aleksandr evlendi

Aleksandr artık ününün iyiden iyiye farkındaydı. Davetlere katılıyor, balolarda boy gösteriyordu. Yine katıldığı bir baloda eski rütbeli bir memurun kızına görür görmez aşık oldu. Natalya’ya evlenme teklif etti.

Natalya, Aleksandr’ın bu teklifi karşısında belirsiz bir süre sessiz kalmak isteyerek cevabını erteledi. Aleksandr hayal kırıklığına uğramıştı. Neredeyse “evet” cevabı alacağı üzerine yemin edebilirdi oysa.

Bu sessizlikle daha fazla boğuşmak istemedi ve Moskova’dan kaçmak için 1829’da Rus ordusuna gözlemci olarak katıldı. Bu kaçış onu Osmanlı topraklarına kadar getirmişti. Daha sonra buradaki izlenimleri “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde okunacak ve daha başka birçok eserinde de Erzurum’un izlerine rastlanacaktı.

Görevini tamamladığında Aleksandr Moskova’ya geri döndü ve Natalya’ya teklifini yineledi. Uzun ve serzenişli bir süreçti. O da sonunda çözümü ailesini ikna etmekte buldu ve nişanlandılar. Natalya ise hala sessizdi ve bu durumu sadece izliyordu. Hatta bu durum sonuna kadar da böyle devam edecekti. Bir evlilik böyle ilerleyecekti.

Aleksandr Puşkin ve Gogol dostluğu

Aleksandr hakkındaki soruşturmalar ve yasaklamalar bitmek bilmiyordu. Bu durum onu ne kadar rahatsız etse de Aleksandr yazmaktan vazgeçmedi. Hatta, “Yevgeniy Onegin”, “Don Juan”, “Veba Sırasında Ziyafet”, “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini evliliğinin ve yasaklanmaların baskısı altında çıkardı.

İşte bu süreci yaşarken başına gelen en güzel şey Gogol ile tanışmaları ve sonrasında aralarında büyüyen arkadaşlıkları oldu. Öyle ki, bu güne kadar ulaşan bir söylentiye göre, Gogol’a ünlü “Ölü Canlar” romanını yazma fikrini Aleksandr Puşkin vermişti.

Ölüm getiren düello

George Charles d’Anthes adında biri ile tanıştı. Bu kişinin çok zaman geçmeden ölümüne sebep olacağından habersizdi.

Burnuna hoş olmayan kokular geliyordu. Aleksandr, yazdığı bir kaç imzasız mektup sayesinde George’in karısı Natalya’ya kur yaptığını öğrendi.

George’yi düelloya davet etti. 27 Ocak 1837’de St. Petersburg yakınındaki Kara Dere’nin bir köşesinde düelloyu yapmaya karar verdiler.

Aleksandr Puşkin’in şahidi arkadaşı Danzas’tı. Rivayete göre Aleksandr, düelloda ihtiyacı olan silahı almak için gümüşlerini satmıştı.

Düello başladığında gözlerde sadece nefret ve öfke vardı. Aleksandr, George’yi omzundan yaralamıştı ki, George bir sonraki hamlesinde Aleksandr’ı karnından vurdu.

Aleksandr Puşkin öldü

Aleksandr oldukça soğukkanlıydı. Artık bu noktadan dönüş olmadığını anlamıştı. İki gün boyunca can çekişti. Aleksandr ölürken bile karısı Natalya sessizliğini koruyordu. Aleksandr Puşkin ancak 10 Şubat’a kadar dayanabildi. 10 Şubat’ta öğleden sonra hayata gözlerini kapadı.

Demek ki uğruna ölümü göze alacak kadar sevmek, üstelik bir sessizliğin içinde sevmek böyle bir şeydi.

Aleksandr Puşkin’in ölüm haberi

Aleksandr Puşkin halk tarafından çok seviliyordu. Ölüm haberi duyulduğunda herkes evine akın etti. Kapının önünde buluştular. Ellerinde son baskısını az önce tükettikleri ‘’Yevgeniy Onegin’’ vardı.

Yıllarca yasaklarla boğuşmuş şairin ölümü üzerine adeta hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelinmişti. Halk isyandaydı. Bu sebeple polis o gece sessizce Aleksandr’ın tabutunu kiliseden alıp babasının köyüne götürdü ve Aleksandr Sergeyeviç Puşkin sessiz sedasız toprağa verildi.

Aleksandr Puşkin’in ölümü üzerine yorumlar

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, bugün de bildiğimiz ve kabul ettiğimiz üzere Rus Edebiyatı’nın oluşmasına ve gelişmesine katkısı oldukça fazla olan bir sanatçıydı. “Gerçekçilik akımı”nı başlatmış ve bu konuda çok özel eserler vermişti.

İşte bu özel sanatçı için iki güzel adamın sıradışı yorumları var şimdi.

Gogol’a göre; “Puşkin olağanüstü bir olaydır.”

Dostoyevski ise duruma daha mistik yaklaşmış ve ölümünün ardından “Puşkin, bize gelecekten haber veren peygamberimizdir.” demiştir.

Yorgo Seferis

Yorgo Seferis, 1900 yılında İzmir’in Urla ilçesi sınırlarında bulunan Klazomenai tarihi kentinde doğdu.

Seferis’in yaşamı on dördüne kadar İzmir’de ve Urla’da geçer. 1914 yılında Birinci Dünya savaşının başlamasıyla Seferis ve ailesi Yunanistan’a göç etmek zorunda kalır. Yunanistan’da eğitimine devam edip Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk eğitimine başlar. İngiltere’de dil eğitimi alır ve hukuk eğitimi sırasında özellikle 1918-22 yılları arasında ilk şiirlerini yazmaya başlar.

Eğitimini tamamlayıp Yunanistan’da dış işlere başvurur. Seferis’in amacı edebiyattan kopmamak ve çalışmaktır. Dış işlerde çalışmaya başlar. Türkiye dâhil olmak üzere çeşitli elçiliklerde çalışır.

Büyük İzmir Yangını olarak bilinen yangın sonrası İzmir’e gelir. Klozamenai bölgesini ziyaret eder.

“Bildiğimiz rüzgar, doğanın tanıdık üslubu ve otlardan yayılan tanıdık koku sonra yavaş yavaş derinlerden hafızana doğru çıkan tanıdık hatıralar… Ve şimdiyse sana o kadar yabancı düşer bu şehir. Tanrım buralara ne yapmaya geldim? Rast gelir de gecenin birinde seni büyüten kente yolun düşerse ve kent temelden yıkılıp yeniden kurulmuşsa tekrar orada bulunmak umuduyla başka zamanları geri getirmeye çalışırsın.”

Çocukluğunun geçtiği yerlerin yakılmasından duyduğu üzüntüyü bu şekilde dile getirmiştir. 1931 yılında ilk kitabı “Kıtalar” yayımlanmıştır. 1932’de ikinci kitabı Sarnıç‘ta simgeci anlatımını geliştirmiştir. Sarnıç kitabıyla ünlenmiş ve çağdaş şiir alanında kendine yer edinmiştir. 1945-55 yılları arasında yazdığı Seyir DefteriArdıç Kuşu, anılarını yazdığı Üç Kırmızı Güvercin kitapları yayımlanır. 

1963 Nobel Edebiyat Ödülü

Nobel Edebiyat Komitesi, 1963 yılında “Helen dünyasının kültüründen ilhamını alan seçkin ve lirik edebiyatı” nedeniyle Yorgo Seferis’e ödül vermiştir. Nobel sonrası uluslararası alanda ve özellikle Yunanistan’daki cunta ile ilgili söyledikleri sebebiyle oldukça tepki görmüştür.

Eserlerinde genellikle  “öteki kıyı” “öteki hayat” imgelerini kullanıp çocukluğuna duyduğu özlemi dile getirmiştir. Çocukluğunun geçtiği evin yıkıldığını görünce;

“Nasıl ki
kalkar, doğup büyüdüğün şehre
gidersin bir gece
ve bakarsın temelinden yıkılıp yeniden
kurulmuş o şehir
ve yakalamaya çalışırsın geçen yılları
onları yeniden bulmanın umudu içinde.” der ve 1971 yılında yaşama veda eder Seferis.

Türkiye'nin ilk nobel ödüllü yazarı "Yorgo Seferis"

Öldükten sonra doğduğu ev restore edilir. Butik otel olarak hâlâ hem Seferis isminin hem de anılarının bekçiliğini yapmaktadır.

Victor Hugo

Victor Marie Hugo, 26 Şubat 1802  tarihinde Fransa’da dünyaya geldi.

Çocukluğu, Fransa’nın siyasi açıdan en çalkantılı olduğu dönemlerden biriydi. 

Hugo iki yaşındayken Napolyon kral ilan edilmiş, on sekiz yaşındayken ise Bourbon Monarşisi tekrar yönetime gelmişti. 

Babasının subay olmasından dolayı sık sık taşınan Hugo, hayatının bu evresinde birçok şey tecrübe etti. 

1821 senesinde hayatta en büyük destekçisi olan annesini kaybeden Hugo, bundan bir sene sonra çocukluk aşkı Adele Foucher ile evlendi. Aynı sene ilk şiir kitabı “Odlar ve Çeviriler” yayınlandı.

1822 seneinde ilk romanı “İzlanda Hanı” çıktı. Bu kitapla edebiyat dünyasına kendisini kabul ettirdi ve romantizme bağlı bir yazar olarak tanındı.


Yazdığı oyunlardan “Marion de Lorme” isimlieserine sansür uygulandı. Bu sansüre “Hernani” oyununu yazarak karşılık verdi. Bu başkaldırış sonrası ünü arttı. Hugo, bu durum sonrasında liberallere yaklaştı. 11’inci Louis dönemini anlatan romanı “Notre Dame’ın Kamburu” edebiyat dünyasındaki yerini sağlamlaştırdı. Bu başarılarla yoğun bir çalışmaya girdi. 1841’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 


1851 senesindeki hükümet darbesinden sonra 3’üncü Napolyon iktidara gelince Brüksel’e kaçtı. Bu sürgün yaşamı 1870’teki cumhuriyete dek devam etti. Sürgün yıllarında 1852-1855 arasında İngiltere’de de kaldı. Eserlerinin çoğunu sürgün döneminde yazdı. Ünlü romanı “Sefiller” 1862 senesinde yayınlandı ve olağanüstü ilgi gördü. Kısa sürede çeşitli dillere çevrilen bu roman, ona uluslararası düzeyde başarı sağladı.

Fransız- Alman savaşının ülkesinin yenilgisiyle son bulması ve cumhuriyetin kurulmasının ardından Paris’e döndü.

1870’te Paris’in kuşatmasını anlatan “Korkunç Yıl” şiireyle ulusal bir kahraman oldu ama ailesindeki kayıpların verdiği acıyla yaşamdan koptu. 1871’de kurulan Paris Komünü’nü destekledi, yine Brüksel’e kaçmak zorunda kaldı. Kısa süre sonra döndü. Senatör seçildi.

Aynı sene Ulusal Meclis üyesi oldu ama bir ay sonra istifa etti.

1863 senesinde evlenmek için ABD’ye kaçan kızı 1872’de akli delirmiş olarak geri döndü. 1871 ve 1873’te iki oğlunu kaybetti.  


Victor Hugo, Fransız edebiyatının en çok ürün veren yazarıdır. 1830’lu yıllarda “Romantizmin en güçlü beyni” olarak anılmaya başlandı.

Popüler Fransız edebiyatının babası ve Fransa’nın ulusal şairi oldu. Ancak sonraki yıllarda daha çok düzyazıları ve özellikle romanlarıyla akıllarda kaldı.

15 yaşındayken bir şiiriyle Akademi Ödülü‘nü kazandı. 17 yaşında ise Toulouse Edebiyat Akademisi‘nin en büyük ödülü olan Altın Zambak‘ı aldı.

1825’te Légion d’Honneur nişanının sahibi oldu.

Hugo, 1878 senesinde beynindeki bir dolaşım sorunu nedeniyle rahatsızlandı. 22 Mayıs 1885 tarihinde de hayatını kaybetti. Cenazesi, ulusal törenle kaldırıldı.

Pantheon’da medfundur.

SÖZLERİ

Aşk, iki iken bir olmak demektir.

Az yalan söylenmez; yalan söyleyen her yalanı söyler!

Bana yağmuru anlatma, yağ!

Bir insani görevin yarısı vatana, diğer yarısı ise halka hizmettir.

Bir kütüphane, bir inancın işaretidir.

Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.

Bir okul fazla yapın, bir hapishane eksiltmiş olursunuz.

Çalışmak, uçup gidebilecek bir alışkanlıktır; bırakması kolay, yeniden başlaması zor bir alışkanlıktır.

Çalışmak hayat, düşünmek ışıktır…

Çocuğunu kaybeden bir anne için her gün ilk gündür; bu ıstırap ihtiyarlamaz.

Dikkat, aklın en büyük çocuğudur.

Kimse “vazgeçilmez” değildir ve hiç kimse kendini vazgeçilmez sanan biri kadar “aptal” değildir.

Düşmanlarınız mı var? Niye, gerçekten büyük bir iş başaran ya da yeni bir düşünce oluşturan her insanın öyküsüdür bu.

Evlatlarını sevmeyen babalar olabilir; ama, torununu çıldırasıya sevmeyen dede olamaz.

Fakirlik, insanın sözde dostlarını uzaklaştırır.

Felsefe düşüncenin mikroskobudur.

Gecenin en karanlık anı şafak sökmeden az öncedir…

Gençliğe, yaşlılıktan çok hürmet etmeliyiz.

Gülmek bir güneştir, insanın yüzünden hüzün ve keder kışını defeder.

Gülmek için mutlu olmayı beklemeyin belki de gülmeden ölürsünüz.

Güzellik, kısa süren bir saltanattır.

Gitme diyebilecek kadar güçlü olmalı insan hayatta. Çünkü hiç kimse, kaybettiklerini unutabilecek kadar güçlü değil aslında.

Herhangi birinin senden nefret etmesinin asıl nedeni; senin gibi olmak istediği halde asla senin gibi olamayacağını bilmesidir.

Her köyde bir meşale olur, o öğretmendir; ve her köyde bir söndürücü olur, o papazdır. 

Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz.

Herşeyi dengede tutmak iyidir. Herşeyi uyumlu tutmak daha iyidir.

İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.

İzmir bir prensestir.

Kadınlar zayıftır, ama analar kuvvetlidir.

Kadınsız bir erkek horozsuz bir tabanca gibidir; erkeği ateşleyen kadındır.

Kalp boşaldıkça kese dolar.

Müzik, söylenemeyen ve hakkında sessiz kalmanın imkânsız olduğu şeyleri ifade eder.

Melankoli mutsuz olma zevkidir.

Okumak gıdadır. Okuyan insanlık, bilen insanlıktır.

Onurun kurallarını bizim yıldızları incelediğimiz gibi inceleyenler var: Uzak bir mesafeden.

Öğrendikten, sevdikten sonra daha çok acı çekeceksiniz.

Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; Ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!

Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.

Öyle alçak bir kapıdır ki açlık, geçilmesi zorunlu oldu mu, insan ne denli büyükse, o kadar çok eğilir.

Ruhunu kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar?

Savaş alanlarının olmadığı bir gün gelecek; dükkânlar ticaret ve akıllar düşünceler için açılacak o gün.

Seni o kadar hayal ettim ki artık bir hayalsin…

Sizi tedirgin eden şeyi söyleyeyim mi? Fransa’nın üç yüz yıldır yaydığı büyük özgürlük ışığı tedirgin ediyor sizi; o akıldan yapılmış ışık. Aydınlık Fransız ulusundan meydana gelen ve dünyanın bütün uluslarının yüzüne Fransa’nın parıltısı halinde vurmuş olan o ışık rahatsız ediyor sizi. (Dinsel içerikli Falloux yasasının onaylanmasından önce verdiği ve özgür düşüncenin bir çeşit bildirisi olarak da anılan ünlü söylevi)

Yalan zeka işidir, dürüstlük ise cesaret. Eğer zekan yetmiyorsa yalan söylemeye, Cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene…

Yerini vaktinde terketmeyi bilmek, gerçek olgunluktur.

Yetenekli insanların kişisel özgünlüklerinden vazgeçmeleri, Tanrı’nın bir hizmetçiye dönüşmesine benzer.

Yıldızların düşmediğini söylediği için Prinelli’yi dövdürten, kanın vücutta dolaştığını ispatladığı için Harvey’e işkence eden onlardır. Galilei’yi, Kristof Kolomb’u zindana attıran, Pascal’ı, Monteigne’i, Moliere’i din ve ahlak adına aforoz eden onlardır. Fransa’nın 300 yıldır yaydığı büyük ışık onları rahatsız ediyor. O ışık akıldan müteşekkildir. Gerçek mümin benim ey rahipler, sizler dinsizsiniz.

Yumuşak olma ezilirsin sert olma kırılırsın.

Kadını güzel yapan Tanrı, sevimli yapan ise şeytandır.

Kurdu kurtaran, koyunları öldürür.

Siyah bir ışık görüyorum. (Son Sözleri)

ESERLERİ

Şiirler

Odes et poésies diverses (1822; Odlar ve Çeşitli Şiirler)

Nouvelles Odes (1824; Yeni Odlar)

Odes et Ballades (1826; Odlar ve Baladlar)

Les Orientales (1829; Doğulular)

Les Feuilles d’automne (1831; Sonbahar Yaprakları)

Les Chants du crépuscule (1835; Şafak Türküleri)

Les Voix intérieures (1837; Gönülden Sesler)

Les Rayons et les Ombres (1840, Işınlar ve Gölgeler)

Les Châtiments (1853; Azaplar)

Les Contemplations (1856; Düşünceler)

La Légende des siècles (1859, 1877, 1883; Yüzyılların Efsanesi)

Les Chansons des rues et des bois (1865; Sokak ve Orman Şarkıları)

L’Année terrible (1872; Korkunç Yıl)

L’Art d’être grand-père (1877; Büyük Baba Olma Sanatı)

Le Pape (1878)

La Pitié suprême (1879)

L’Âne (1880)

Religions et religion (1880)

Les Quatre Vents de l’esprit (1881; Usun Dört Rüzgarı)

La Fin de Satan (1886; Şeytanın Sonu)

Toute la Lyre (ös 1888, 2 dizi; 1893, 1 dizi; Bütün Lir)

Dieu (1891; Tanrı)

Les Années funestes, 1852-1870 (ös 1898; Uğurusuz Yıllar: 1852-1870)

Romanlar

Han d’Islande (1823; İzlanda Hanı)

Bug-Jargal (1818)

Le Dernier Jour d’un condamné (1829; İdam Mahkûmunun Son Günü)

Notre-Dame de Paris (1831; Notre Dame’ın Kamburu)

Claude Gueux (1838)

Les Misérables (1862; Sefiller)

Les Travailleurs de la mer (1866; Deniz İşçileri)

L’Homme qui rit (1869; Gülen Adam)

Quatrevingt-treize (1874; Doksan Üç İhtilali)

Oyunlar

Cromwell (1827)

Amy Robsart (1828)

Hernani (1830; Hernani)

Marion de Lorme (1831; Marion de Lorme)

Le roi s’amuse (1832; Kral Eğleniyor)

Lucrèce Borgia (1833)

Marie Tudor (1833)

Angelo, tyran de Padoue (1835; Padova Tiranı Angelo)

Ruy Blas (1838; Ruy Blas)

Les Burgraves (1843; Derebeyler)

Théâtre en liberté (1886; Özgürlükte Tiyatro)

Pablo Neruda

Asıl adı Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto olan şair ve yazar Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904 tarihinde dünyaya geldi. Babası bir demiryolu işçisi, annesi ise bir öğretmen olan Pablo Neruda’nın çocukluğu babasının görevli olduğu küçük taşra istasyonlarında geçti. Köylüleri, mevsimlik tarım işçilerini, maden işçilerini yakından tanıdı. Okulda, düş kurmayı seven, çekingen bir öğrenciydi. Şiirler ve yazılar yazıyor, durmadan kitap okuyordu. Edebiyat açısından ve siyasal açıdan etkilendiği, Şili’nin ünlü kadın şairi Gabriela Mistral ile bu sırada tanıştı.

İspanya İç Savaşı ve García Lorca’nın ölümü onu çok etkiledi ve önce İspanya sonra da Fransa’da Cumhuriyetçi harekete katılmasını sağladı. Bu sırada şiirlerini topladığı Kalbimdeki İspanya (España en el corazón (1937)) üzerine çalışmaya başladı. Kalbimdeki İspanya, iç savaş sırasında cephede basıldı. Aynı yıl ülkesine dönen Neruda, daha sonraki eserlerini siyasi ve sosyal konuları işledi.

1939’da Paris’te İspanyol göçmenler için konsolosluk görevine getirildi. Meksika’daki konsolosluk görevi sırasında Canto General de Chile’yi yazdı. Bu eserde bütün Güney Amerika kıtasının doğası, insanları ve tarihi yazgısı epik şiir şeklinde anlatılmaktadır. Eser, 1950’de Meksika’da basılırken, Şili’de de el altından yayınlandı. Yaklaşık 250 şiirin yer aldığı eser, on kadar dile çevrildi ve bu çeviriler yüzünden Neruda elçilik yaptığı ülkelerde zorluklar yaşadı.
1943’te Şili’ye dönen Neruda, 1945’te senatör seçildi ve Şili Komünist Partisi’ne katıldı. 1947’de Başkan González Videla’nın grevdeki madencilere yönelik baskıcı protestolarını protesto ettiği için 2 yıl boyunca kendi ülkesinde kaçak yaşadı. 1949’da yurt dışına çıktı ve 1952’ye kadar çeşitli ülkelerde ikamet etti. Bu dönemde yazdığı eserlerde sürgünün etkisi hissedilir.

Yaşamı boyunca güçlü siyasi duruşuyla tanınan Neruda, ülkesindeki ve İspanya’daki faşizme karşı durmuştur. 1970 yılında Şili başkanlığına aday gösterilmiş, ancak daha sonra başkan seçilen Salvador Allende’yi desteklemiştir. Allende seçilince Neruda’yı Şili’nin Fransa elçisi olarak görevlendirdi. 1971 yılında edebiyat dalında Nobel Ödülü aldı. 1972 yılında sağlık sorunları nedeniyle elçilik görevini bırakarak Şili’ye döndü. 24 Eylül 1973’de prostat kanserinden hayatını kaybettiği açıklanmış olsa da ölümünün kendi dünya görüşüne karşıt olan 1973 Şili Darbesi’nin hemen ardından olması sürekli olarak sorgulanmıştır.

WordPress.com.

Yukarı ↑

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla